« Önceki |

9/11/2009

Feyzullah Birışık ve Japon’una Bir Işık (3)

Kaleme aldığımız ilk makalede, dini meseleleri ele alırken nasıl bir metod izlenmesi gerektiğinden bahsetmiş ve verdiğimiz metoda uygun olması için başlangıçta “gayb” kelimesinin ne anlama geldiğini ve neler ifade ettiğini ortaya koymuştuk. Ayrıca ayetlerin ışığında “gayb” meselesinin iki başlık altında incelenmesi gerektiğini belirterek, ehlisünnet müfessirlerinin Kur’an’dan çıkarımlarını sizlerle paylaşmıştık. Bütün bunların yanı sıra, konuyu keramet bahsini de içine alacak şekilde ele almamızın gerekli olduğunu ifade ederek, velilerin gayba muttali olabilmelerinin de kerametlerinden bir parça sayıldığını belirtmek istiyorum.
Elbette, iddiamız Feyzullah ağabeyin keramet inkârcısı olduğu yönünde değildir. Ancak Feyzullah ağabeyin sert ve usulsüz tepki verdiği, velinin gayba muttali olabilme meselesi, keramet bahsiyle de irtibatlı olduğu için, meselenin özünün iyi anlaşılabilmesi ve sonuca sağlıklı ulaşabilme adına konuyu etraflıca işlemek kaçınılmaz oldu. Feyzullah ağabeyin şöyle muhtemel bir itirazı olabilir.''Ben velilerin de gayba muttali olabilmesini inkâr etmedim ki. Kastım şuydu: O müridin şeyh dediği kimsenin velayeti noktasında kesinlik yoktur. Dolayısıyla, gayba muttali olabilmesi iddiasının şirk ve küfür olduğunu ifade etmeye çalıştım.” Bu ve buna benzer muhtemel itirazları makalemizin son kısmında gündeme getirmeye gayret edeceğiz… Bu yazımızda ise velilerin gayba muttali olabilme meselesini ikinci teşri kaynağımız olan hadisler çerçevesinde ele alacağız ve hadislerin delalet vecihlerini ortaya koyarken mutemed şerhlerden faydalanacağız.
Ebu Hureyre’nin (r.anh) rivayet ettiğine göre; Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: Allah (c.c) buyurdu ki ''Kim benim bir dostuma düşmanlık ederse muhakkak ben ona savaş açarım. Kulum üzerine farz kıldığım şeylerden daha iyi bir yolla bana yaklaşamaz. Kulum nafilelerle bana yaklaşmaya devam eder. Ta ki; onu sevene kadar. Onu sevdiğim zaman da işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum. Benden bir şey istese veririm…'' (Buhari, Rikak, Hadis No: 6502)
Ebu'l Fadl bin Ata (r.a) dedi ki; ''Onda (hadiste) Allah'ın (c.c) bildirmesiyle velinin gayba muttali olabilmesinin cevazına delalet vardır. 'Razı olduğu elçisi müstesna' (cin-27) ayetinin zahiri buna mani değildir. Şu sözümüzdeki doğruluk gibi. Bugün kralın yanına vezirden başkası girmedi dediğimizde bilinir ki (vezirle birlikte) bazı hizmetçiler de girmişlerdir. (ve yine cin 27 ayetinin zahiri) Rasulullah (s.a.v)'in tebaasından bazılarının da (Rasulullah (s.a.v) ile birlikte) bu ayetin zımnına girmelerine mani değildir. (Fethu'l Bari, El Askalani c.11s.421. El-Fecru's Satı'ğ Ala Şerhi'l Buhari Ez Zerhuni c.14s.263)
Ebu Hureyre'den (r.anh) Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: ''Muhakkak sizden önceki ümmetler içinde kendilerine (haber) ilham olunanlar (muhaddesun) vardı. Eğer ümmetim içerisinde bunlardan biri varsa o da Ömer dir. ''Zekeriyya ibnu Ebi Zaide, Sa'd' dan; o da Ebu Seleme'den; o da Ebu Hureyre'den (r.anh) olmak üzere şöyle ziyade etti: Ebu Hureyre (r.anh) dedi ki: Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu; ''Muhakkak İsrailoğullarından, sizden önce gelip geçen öyle kimseler vardı ki, onlar peygamber olmadıkları halde kendilerine (haber) ilham (mukellemun) olunurdu. Eğer ümmetim içerisinde bunlardan biri varsa o da Ömer dir'' (Buhari, Enbiya Hadis No: 3469.Menakıb Hadis No: 3689)
Müminlerin annesi Aişe'den (r.anha), o da Rasulullah (s.a.v)’den naklen rivayet etti. (Rasulullah s.a.v) şöyle buyurdu: ''Sizden önce geçen ümmetlerde ilham olunanlar (muhaddesun) bulunurdu. Şüphesiz Ömer b. Hattab onlardandır. ''(Müslim, Menakıb Hadis No: 2398.Tirmizi, Menakıb, Hadis No: 3702)
Muhaddesun: Yani (mülhemun); Allah'tan (c.c) ilham alanlardır. Mülhem o kimsedir ki, mele-i âlâdan mükaşefe ve ilham vechi üzere nefsine bir şey (bilgi) ilga edilendir, ya da kendinden olmaksızın doğrular diline gelir veya peygamber olmadığı halde meleklerin kendisiyle konuştuğu kimsedir. Bu; Allah'ın(c.c) salih kullarından dilediğine ikram ettiği, velilerin mertebeleri arasında yüce bir mertebe olan keramettir.(Feyzu'l Kadir, Münavi c.4 s.664)
Buhari (r) dedi ki; ''Muhaddesun; peygamber olmaksızın doğruların dillerine geldiği kimselerdir'' Zerkeşi de (r) böyle dedi. (Et-Tengih c.2 s.524. El-Fecru's Satı'ğ, c.8 s.263)
Ez-Zerhuni (r) dedi ki; Efendim Abdurrahman El-Fasi (r)şöyle dedi; Bu söz; sufilerdeki meşhur ''bana söylendi, içimden nida olundum'' sözüdür. Bu, latif âlemlerinde muhatap olunmalarıdır. Bununla da; Allah'tan olduğu anlaşılan ve mahlûk olan ruh âlemlerinde muhatap olundukları sözleri kastederler. Belki içlerinden gelen bir ses denilebilir. (Haşiyetü'l Fasi Ale'l Buhari, mülzime14, s.2. El Fecru's Satı'ğ. c.8, s.276, 277)
(Hadisin Arapçasında geçen) “in kane” den kasıt şek değil, bilakis Ömer'in (r.anh) ilham olunanlardan birisi olmasının tahkikidir. Bu ümmette ilham olunanlar olmayacak olsaydı, Ömer'i de (r.anh) saymazdı. (El Fecru's Satı'ğ c.8 s.276)
Kurtubi (r) dedi ki; (Muhaddesun, mülhemun) “Doğru olan işlerin, kalplerine (gaybın bir nev'i olarak) söylenmesidir. Böylece kalplerine vaki olduğu şekliyle ortaya çıkar. Bu da; Allah'ın(c.c) salih kullarına ikramı olan keramettir. (El Müfhim, c.6. s.259 İbni Vehb'ten nakil ile…)
''Hadiste velilerin kerameti vardır. Muhakkak ki keramet; kıyamete kadar kesilmeyecektir.'' (Umdetü'l Kari, El Ayni, c.16 s.75)
Müellif (Buhari) dedi ki: “Peygamber olmaksızın doğrular dilleri üzerine cereyan eder.”
Hattabi (r) dedi ki: ''Kalbine bir şey gelir ve sanki (daha önce) yaşamış gibi tahmin eder ve doğru çıkar. Aklına gelen şey hemen oluverir. Bu velilerin mertebeleri arasında yüksek bir menziledir. (Umdetü'l Kari, El-Ayni, c.16 s.275. İrşadü's Sari, El-Kastallani, c.7 s.426)
Muhaddesunun tevilinde ihtilaf edildi. Denildi ki: O mülhem (ilham olunan)dır, (ulemanın) çoğu böyle söyledi. (Bazıları) Dediler ki: Muhaddes doğru sezinleyendir. Bu da; sanki hariçten birisi ona söylüyormuş gibi, mele-i âlâdan kalbine bir şey ilka edilen olur. (Bu sözü) Ebu Ahmed El-Askeri(r) kesin bir dille söyledi: “Denildi ki: Kastı olmaksızın doğrular diline gelendir. Denildi ki: Peygamber olmaksızın meleklerin kendisiyle konuştuğu kimsedir. Denildi ki: ''Eğer ümmetimden birisi varsa" sözü tekrar için varid olmamıştır. Rasulullah'ın (s.a.v) ümmeti en faziletli ümmettir. Bu sabit olunca, (diğer ümmetlerde ilham olunanların varlığı hadiste geçti) bu ümmette ilham olunanların bulunması daha evladır. "Eğer ümmetimden birisi varsa''sözü te'kit için varid olmuştur. Tıpkı bir kimsenin, "benim bir arkadaşım varsa o da filandır" demesi gibi. O arkadaşını has kılması arkadaşlığının kemalindendir. Yoksa diğer arkadaşlarını reddetmesi değildir.
İlham olunanları özellikle Hz. Ömer'i (r.anh) zikrederek ifade etmesinin sebebi, Rasulullah (s.a.v) hayatta iken ayetlerin Hz. Ömer'e (r.anh) muvafık inmesinin çokluğundandır. Rasulullah (s.a.v) vefat ettikten sonra da Hz. Ömer (r.anh) birçok sezinlemesinde isabet etmiştir. (Fethu'l Bari, El Askalani, c.7, s.64. Umdetü'l Kari, El Ayni, c.16. s.275. İrşadü's Sari, El Kastallani, c.8. s179)
''Mülhemunun sezgilerinde isabet edenler diye tefsir edilmesi güzel değildir. Çünkü ''eğer ümmetimden biri varsa'' sözü azlığı ve nadirliği ifade eder. Hâlbuki birçok âlim hatta avamdan çok kimse sezgilerinde isabet ederler. Ben (El Ubbi) derim ki: Hakikatte mülhem mele-i aladan kalbine bilgi aktarılandır. Muhakkak kendisine konuşulan ve kendisine ilham olunanlar, gaybın bir nevi olarak işlerin doğru olanlarının kalplerine söylendiği kimselerdir. Kalplerine ne söylenmişse çıkar. O da, Allah'ın kullarından salih olanlarına ikram ettiği keramettir. (İkmal-ü ikmali'l Müğlim, El-Ubbi, c.9. s.199.200. Mükemmil-ü İkmali'l İkmal, Es Senusi, c.9. s.199.200)
(Muhaddes ve Mülhemler hakkında ki) bu açıklamalar, muhaddesin nebi olmadığı noktasında birleşmektedir. Ona ilham edilen şey de vahy değildir. Hüküm de hüccet de değildir. Kadıyani’nin bu hadisi tevil ederek peygamberlik iddia etmesi batıldır. Allah'a sığınırız. (Tekmiletü Fethi'l Mülhim, Takiyy El-Osmanî. c.11. s.71)
El-Kabisi(r) ve başkaları dediler ki: ''Muhaddesun'' manası meleklerin onlarla konuşmasıdır. Zira başka bir hadiste ''mukellemun'' (konuşulanlar) olarak geliyor. Müslim(r), İbnü Vehb’ten(r) naklen “tefsiri ilham olunanlardır” dedi. Diğerleri de dediler ki: Onlar sezgilerinde isabet eden topluluktur. Sanki onlara bir şey söyleniyor da onlar da onu diyorlar. (İkmalü'l Müğlim, Elkadı Iyaz. c.7. s.395)
Bu hadis velilerin kerametine ispattır.(Şerhu'l Müslim, En-Nevevi. c.15. s169. Es-Siracü'l Vehhac, El-Gannuci. c.7. s.61
--Ebu Said El-Hudri'den (r.anh); Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: ''Müminin ferasetinden sakınınız. Çünkü o, Allah'ın (c.c) nuruyla bakar. Sonra şu ayeti okudu'' Gerçekten bunda, düşünen keskin zekâlı kimseler için ibretler vardır.'' (hicr–75)
Ebu İsa (Tirmizi)(r) dedi ki: ''Bu hadis gariptir. Biz bu yönüyle bilmekteyiz. Bazı ilim ehlinden ''Gerçekten bunda, düşünen keskin zekâlı kimseler için ibretler vardır.'' (hicr-75) ayetinin tefsirinde naklen rivayet edilmiştir. (Tirmizi, Hicr Suresi Tefsiri, Hadis No: 3127)
*Feraset iki türlüdür: Birincisi, hadisin zahirinin delalet ettiği ki; o da, sezgi, görüş, nazar ve kerametin bir nevi olarak Allah'ın(c.c) veli kullarının kalbine vaki kıldığıdır. Böylece insanların hallerini bilirler…
Münavi (r) dedi ki: ''Müminin ferasetinden sakının'' Yani kalbini aydınlatan nurun ışığı ile kalplerde olana muttali olur. Böylece hakikatler ona tecelli eder.
''Muhakkak o Allah'ın(c.c) nuruyla bakar. ''Yani; Allah'ın nuruyla aydınlanmış olan kalp gözüyle görür. Ferasetin aslı (şudur): İnsanın iki gözünde ruhun bakışı ile aklın bakışı birleşir. Uzuv gözdür fakat bakış ruhtan olur. Eşyayı idrak ise ikisinin arasından olur. Akıl ile ruh, nefsin oyalamasından kurtulduğu vakit; ruh görür ve akıl ruhun gördüğünü idrak eder. İnsanların çoğu, şehvetlerinin ruhlarını sarmasından ve nefislerinin oyalamasından dolayı bundan (yaşamaktan yahut anlamaktan) acizdirler.
(Tuhfetü'l Ahvezi, El Mubarekfuri, c.8. s.95)
Enes'ten (r.anh) naklen Rasulullah (s.a.v) buyurdu ki:'' Allah'ın (c.c) öyle kulları vardır ki; insanları ferasetleriyle tanırlar.'' (Nevadir'ul Usul, Hakim Et-Tirmizi,c.3. s.87. El Camiü's Sağir, Es Suyuti, Hadis No: 2349)
''İnsanları tanırlar'' Yani; insanların hallerini ve kalplerinden geçeni bilirler. ''Ferasetle'' Yani; Allah'ın(c.c) şühud denizine daldılar, Allah da (c.c) kalplerindeki örtüyü kaldırarak onlara ikramda bulundu. Böylece insanların içyüzlerini onlara gösterdi de insanların kalplerinden geçenlere muttali oldular. Nefisleri kendilerini oyalamış ve kandırmış kimselere gelince, onlar bu topluluk ehlinden değillerdir. Toprağa her basışların da bile sezgileri onları yanıltır.
Ed-Darani (r) dedi ki: ''Kalp; etrafında kapalı kapıları bulunan merkezi kubbe gibidir. Kulun ameliyle kalpten hangi kapı açılmışsa, melekut âlemine doğru da bir kapı açılır. Bu kapı mele-i alada, şehvetlerden kaçınmakla, vera ve mücahede ile açılır. Bundan dolayı Hz. Ömer(r.anh) ordularına hep şöyle yazdı: ‘İçinizdeki ibadet ehlinin sözlerini tutunuz. Muhakkak onlara işlerin doğru olanları tecelli eder.’ Bazıları dediler ki: Allah'ın(c.c) eli âlimlerin ağızları üzerindedir. Allah'ın(c.c) onlara ilham ettiği doğrudan başkasını konuşmazlar.”
Bu hadise El-Hakim Et-Tirmizi Nevadir'de, El-Bezzar Müsned'te, aynı şekil de Taberani, Ebu Nuaym, İbni Cerir, İbni Sindi Enes'ten (r.a) rivayet ettiler. El-Heysemi ve Es-Sehavi isnadı hasendir dediler. Fakat El-Mizan'da Ebi Hatimden; ravilerden Bişr'in münker hadis rivayet ettiği nakledildi. Doğrusunu Allah(c.c) bilir. (Feyzu'l Kadir,El Münavi, c.2 s.605)
Tüm hata ettiklerim nefsimden İsabet ettiklerim Allah (c.c)’dandır
 
05.11.2009
Ubeydullah Medenî

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır