9/11/2009

Feyzullah Birışık ve Japon’una Bir Işık (3)

Kaleme aldığımız ilk makalede, dini meseleleri ele alırken nasıl bir metod izlenmesi gerektiğinden bahsetmiş ve verdiğimiz metoda uygun olması için başlangıçta “gayb” kelimesinin ne anlama geldiğini ve neler ifade ettiğini ortaya koymuştuk. Ayrıca ayetlerin ışığında “gayb” meselesinin iki başlık altında incelenmesi gerektiğini belirterek, ehlisünnet müfessirlerinin Kur’an’dan çıkarımlarını sizlerle paylaşmıştık. Bütün bunların yanı sıra, konuyu keramet bahsini de içine alacak şekilde ele almamızın gerekli olduğunu ifade ederek, velilerin gayba muttali olabilmelerinin de kerametlerinden bir parça sayıldığını belirtmek istiyorum.
Elbette, iddiamız Feyzullah ağabeyin keramet inkârcısı olduğu yönünde değildir. Ancak Feyzullah ağabeyin sert ve usulsüz tepki verdiği, velinin gayba muttali olabilme meselesi, keramet bahsiyle de irtibatlı olduğu için, meselenin özünün iyi anlaşılabilmesi ve sonuca sağlıklı ulaşabilme adına konuyu etraflıca işlemek kaçınılmaz oldu. Feyzullah ağabeyin şöyle muhtemel bir itirazı olabilir.''Ben velilerin de gayba muttali olabilmesini inkâr etmedim ki. Kastım şuydu: O müridin şeyh dediği kimsenin velayeti noktasında kesinlik yoktur. Dolayısıyla, gayba muttali olabilmesi iddiasının şirk ve küfür olduğunu ifade etmeye çalıştım.” Bu ve buna benzer muhtemel itirazları makalemizin son kısmında gündeme getirmeye gayret edeceğiz… Bu yazımızda ise velilerin gayba muttali olabilme meselesini ikinci teşri kaynağımız olan hadisler çerçevesinde ele alacağız ve hadislerin delalet vecihlerini ortaya koyarken mutemed şerhlerden faydalanacağız.
Ebu Hureyre’nin (r.anh) rivayet ettiğine göre; Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: Allah (c.c) buyurdu ki ''Kim benim bir dostuma düşmanlık ederse muhakkak ben ona savaş açarım. Kulum üzerine farz kıldığım şeylerden daha iyi bir yolla bana yaklaşamaz. Kulum nafilelerle bana yaklaşmaya devam eder. Ta ki; onu sevene kadar. Onu sevdiğim zaman da işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı olurum. Benden bir şey istese veririm…'' (Buhari, Rikak, Hadis No: 6502)
Ebu'l Fadl bin Ata (r.a) dedi ki; ''Onda (hadiste) Allah'ın (c.c) bildirmesiyle velinin gayba muttali olabilmesinin cevazına delalet vardır. 'Razı olduğu elçisi müstesna' (cin-27) ayetinin zahiri buna mani değildir. Şu sözümüzdeki doğruluk gibi. Bugün kralın yanına vezirden başkası girmedi dediğimizde bilinir ki (vezirle birlikte) bazı hizmetçiler de girmişlerdir. (ve yine cin 27 ayetinin zahiri) Rasulullah (s.a.v)'in tebaasından bazılarının da (Rasulullah (s.a.v) ile birlikte) bu ayetin zımnına girmelerine mani değildir. (Fethu'l Bari, El Askalani c.11s.421. El-Fecru's Satı'ğ Ala Şerhi'l Buhari Ez Zerhuni c.14s.263)
Ebu Hureyre'den (r.anh) Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: ''Muhakkak sizden önceki ümmetler içinde kendilerine (haber) ilham olunanlar (muhaddesun) vardı. Eğer ümmetim içerisinde bunlardan biri varsa o da Ömer dir. ''Zekeriyya ibnu Ebi Zaide, Sa'd' dan; o da Ebu Seleme'den; o da Ebu Hureyre'den (r.anh) olmak üzere şöyle ziyade etti: Ebu Hureyre (r.anh) dedi ki: Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu; ''Muhakkak İsrailoğullarından, sizden önce gelip geçen öyle kimseler vardı ki, onlar peygamber olmadıkları halde kendilerine (haber) ilham (mukellemun) olunurdu. Eğer ümmetim içerisinde bunlardan biri varsa o da Ömer dir'' (Buhari, Enbiya Hadis No: 3469.Menakıb Hadis No: 3689)
Müminlerin annesi Aişe'den (r.anha), o da Rasulullah (s.a.v)’den naklen rivayet etti. (Rasulullah s.a.v) şöyle buyurdu: ''Sizden önce geçen ümmetlerde ilham olunanlar (muhaddesun) bulunurdu. Şüphesiz Ömer b. Hattab onlardandır. ''(Müslim, Menakıb Hadis No: 2398.Tirmizi, Menakıb, Hadis No: 3702)
Muhaddesun: Yani (mülhemun); Allah'tan (c.c) ilham alanlardır. Mülhem o kimsedir ki, mele-i âlâdan mükaşefe ve ilham vechi üzere nefsine bir şey (bilgi) ilga edilendir, ya da kendinden olmaksızın doğrular diline gelir veya peygamber olmadığı halde meleklerin kendisiyle konuştuğu kimsedir. Bu; Allah'ın(c.c) salih kullarından dilediğine ikram ettiği, velilerin mertebeleri arasında yüce bir mertebe olan keramettir.(Feyzu'l Kadir, Münavi c.4 s.664)
Buhari (r) dedi ki; ''Muhaddesun; peygamber olmaksızın doğruların dillerine geldiği kimselerdir'' Zerkeşi de (r) böyle dedi. (Et-Tengih c.2 s.524. El-Fecru's Satı'ğ, c.8 s.263)
Ez-Zerhuni (r) dedi ki; Efendim Abdurrahman El-Fasi (r)şöyle dedi; Bu söz; sufilerdeki meşhur ''bana söylendi, içimden nida olundum'' sözüdür. Bu, latif âlemlerinde muhatap olunmalarıdır. Bununla da; Allah'tan olduğu anlaşılan ve mahlûk olan ruh âlemlerinde muhatap olundukları sözleri kastederler. Belki içlerinden gelen bir ses denilebilir. (Haşiyetü'l Fasi Ale'l Buhari, mülzime14, s.2. El Fecru's Satı'ğ. c.8, s.276, 277)
(Hadisin Arapçasında geçen) “in kane” den kasıt şek değil, bilakis Ömer'in (r.anh) ilham olunanlardan birisi olmasının tahkikidir. Bu ümmette ilham olunanlar olmayacak olsaydı, Ömer'i de (r.anh) saymazdı. (El Fecru's Satı'ğ c.8 s.276)
Kurtubi (r) dedi ki; (Muhaddesun, mülhemun) “Doğru olan işlerin, kalplerine (gaybın bir nev'i olarak) söylenmesidir. Böylece kalplerine vaki olduğu şekliyle ortaya çıkar. Bu da; Allah'ın(c.c) salih kullarına ikramı olan keramettir. (El Müfhim, c.6. s.259 İbni Vehb'ten nakil ile…)
''Hadiste velilerin kerameti vardır. Muhakkak ki keramet; kıyamete kadar kesilmeyecektir.'' (Umdetü'l Kari, El Ayni, c.16 s.75)
Müellif (Buhari) dedi ki: “Peygamber olmaksızın doğrular dilleri üzerine cereyan eder.”
Hattabi (r) dedi ki: ''Kalbine bir şey gelir ve sanki (daha önce) yaşamış gibi tahmin eder ve doğru çıkar. Aklına gelen şey hemen oluverir. Bu velilerin mertebeleri arasında yüksek bir menziledir. (Umdetü'l Kari, El-Ayni, c.16 s.275. İrşadü's Sari, El-Kastallani, c.7 s.426)
Muhaddesunun tevilinde ihtilaf edildi. Denildi ki: O mülhem (ilham olunan)dır, (ulemanın) çoğu böyle söyledi. (Bazıları) Dediler ki: Muhaddes doğru sezinleyendir. Bu da; sanki hariçten birisi ona söylüyormuş gibi, mele-i âlâdan kalbine bir şey ilka edilen olur. (Bu sözü) Ebu Ahmed El-Askeri(r) kesin bir dille söyledi: “Denildi ki: Kastı olmaksızın doğrular diline gelendir. Denildi ki: Peygamber olmaksızın meleklerin kendisiyle konuştuğu kimsedir. Denildi ki: ''Eğer ümmetimden birisi varsa" sözü tekrar için varid olmamıştır. Rasulullah'ın (s.a.v) ümmeti en faziletli ümmettir. Bu sabit olunca, (diğer ümmetlerde ilham olunanların varlığı hadiste geçti) bu ümmette ilham olunanların bulunması daha evladır. "Eğer ümmetimden birisi varsa''sözü te'kit için varid olmuştur. Tıpkı bir kimsenin, "benim bir arkadaşım varsa o da filandır" demesi gibi. O arkadaşını has kılması arkadaşlığının kemalindendir. Yoksa diğer arkadaşlarını reddetmesi değildir.
İlham olunanları özellikle Hz. Ömer'i (r.anh) zikrederek ifade etmesinin sebebi, Rasulullah (s.a.v) hayatta iken ayetlerin Hz. Ömer'e (r.anh) muvafık inmesinin çokluğundandır. Rasulullah (s.a.v) vefat ettikten sonra da Hz. Ömer (r.anh) birçok sezinlemesinde isabet etmiştir. (Fethu'l Bari, El Askalani, c.7, s.64. Umdetü'l Kari, El Ayni, c.16. s.275. İrşadü's Sari, El Kastallani, c.8. s179)
''Mülhemunun sezgilerinde isabet edenler diye tefsir edilmesi güzel değildir. Çünkü ''eğer ümmetimden biri varsa'' sözü azlığı ve nadirliği ifade eder. Hâlbuki birçok âlim hatta avamdan çok kimse sezgilerinde isabet ederler. Ben (El Ubbi) derim ki: Hakikatte mülhem mele-i aladan kalbine bilgi aktarılandır. Muhakkak kendisine konuşulan ve kendisine ilham olunanlar, gaybın bir nevi olarak işlerin doğru olanlarının kalplerine söylendiği kimselerdir. Kalplerine ne söylenmişse çıkar. O da, Allah'ın kullarından salih olanlarına ikram ettiği keramettir. (İkmal-ü ikmali'l Müğlim, El-Ubbi, c.9. s.199.200. Mükemmil-ü İkmali'l İkmal, Es Senusi, c.9. s.199.200)
(Muhaddes ve Mülhemler hakkında ki) bu açıklamalar, muhaddesin nebi olmadığı noktasında birleşmektedir. Ona ilham edilen şey de vahy değildir. Hüküm de hüccet de değildir. Kadıyani’nin bu hadisi tevil ederek peygamberlik iddia etmesi batıldır. Allah'a sığınırız. (Tekmiletü Fethi'l Mülhim, Takiyy El-Osmanî. c.11. s.71)
El-Kabisi(r) ve başkaları dediler ki: ''Muhaddesun'' manası meleklerin onlarla konuşmasıdır. Zira başka bir hadiste ''mukellemun'' (konuşulanlar) olarak geliyor. Müslim(r), İbnü Vehb’ten(r) naklen “tefsiri ilham olunanlardır” dedi. Diğerleri de dediler ki: Onlar sezgilerinde isabet eden topluluktur. Sanki onlara bir şey söyleniyor da onlar da onu diyorlar. (İkmalü'l Müğlim, Elkadı Iyaz. c.7. s.395)
Bu hadis velilerin kerametine ispattır.(Şerhu'l Müslim, En-Nevevi. c.15. s169. Es-Siracü'l Vehhac, El-Gannuci. c.7. s.61
--Ebu Said El-Hudri'den (r.anh); Rasulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: ''Müminin ferasetinden sakınınız. Çünkü o, Allah'ın (c.c) nuruyla bakar. Sonra şu ayeti okudu'' Gerçekten bunda, düşünen keskin zekâlı kimseler için ibretler vardır.'' (hicr–75)
Ebu İsa (Tirmizi)(r) dedi ki: ''Bu hadis gariptir. Biz bu yönüyle bilmekteyiz. Bazı ilim ehlinden ''Gerçekten bunda, düşünen keskin zekâlı kimseler için ibretler vardır.'' (hicr-75) ayetinin tefsirinde naklen rivayet edilmiştir. (Tirmizi, Hicr Suresi Tefsiri, Hadis No: 3127)
*Feraset iki türlüdür: Birincisi, hadisin zahirinin delalet ettiği ki; o da, sezgi, görüş, nazar ve kerametin bir nevi olarak Allah'ın(c.c) veli kullarının kalbine vaki kıldığıdır. Böylece insanların hallerini bilirler…
Münavi (r) dedi ki: ''Müminin ferasetinden sakının'' Yani kalbini aydınlatan nurun ışığı ile kalplerde olana muttali olur. Böylece hakikatler ona tecelli eder.
''Muhakkak o Allah'ın(c.c) nuruyla bakar. ''Yani; Allah'ın nuruyla aydınlanmış olan kalp gözüyle görür. Ferasetin aslı (şudur): İnsanın iki gözünde ruhun bakışı ile aklın bakışı birleşir. Uzuv gözdür fakat bakış ruhtan olur. Eşyayı idrak ise ikisinin arasından olur. Akıl ile ruh, nefsin oyalamasından kurtulduğu vakit; ruh görür ve akıl ruhun gördüğünü idrak eder. İnsanların çoğu, şehvetlerinin ruhlarını sarmasından ve nefislerinin oyalamasından dolayı bundan (yaşamaktan yahut anlamaktan) acizdirler.
(Tuhfetü'l Ahvezi, El Mubarekfuri, c.8. s.95)
Enes'ten (r.anh) naklen Rasulullah (s.a.v) buyurdu ki:'' Allah'ın (c.c) öyle kulları vardır ki; insanları ferasetleriyle tanırlar.'' (Nevadir'ul Usul, Hakim Et-Tirmizi,c.3. s.87. El Camiü's Sağir, Es Suyuti, Hadis No: 2349)
''İnsanları tanırlar'' Yani; insanların hallerini ve kalplerinden geçeni bilirler. ''Ferasetle'' Yani; Allah'ın(c.c) şühud denizine daldılar, Allah da (c.c) kalplerindeki örtüyü kaldırarak onlara ikramda bulundu. Böylece insanların içyüzlerini onlara gösterdi de insanların kalplerinden geçenlere muttali oldular. Nefisleri kendilerini oyalamış ve kandırmış kimselere gelince, onlar bu topluluk ehlinden değillerdir. Toprağa her basışların da bile sezgileri onları yanıltır.
Ed-Darani (r) dedi ki: ''Kalp; etrafında kapalı kapıları bulunan merkezi kubbe gibidir. Kulun ameliyle kalpten hangi kapı açılmışsa, melekut âlemine doğru da bir kapı açılır. Bu kapı mele-i alada, şehvetlerden kaçınmakla, vera ve mücahede ile açılır. Bundan dolayı Hz. Ömer(r.anh) ordularına hep şöyle yazdı: ‘İçinizdeki ibadet ehlinin sözlerini tutunuz. Muhakkak onlara işlerin doğru olanları tecelli eder.’ Bazıları dediler ki: Allah'ın(c.c) eli âlimlerin ağızları üzerindedir. Allah'ın(c.c) onlara ilham ettiği doğrudan başkasını konuşmazlar.”
Bu hadise El-Hakim Et-Tirmizi Nevadir'de, El-Bezzar Müsned'te, aynı şekil de Taberani, Ebu Nuaym, İbni Cerir, İbni Sindi Enes'ten (r.a) rivayet ettiler. El-Heysemi ve Es-Sehavi isnadı hasendir dediler. Fakat El-Mizan'da Ebi Hatimden; ravilerden Bişr'in münker hadis rivayet ettiği nakledildi. Doğrusunu Allah(c.c) bilir. (Feyzu'l Kadir,El Münavi, c.2 s.605)
Tüm hata ettiklerim nefsimden İsabet ettiklerim Allah (c.c)’dandır
 
05.11.2009
Ubeydullah Medenî

14/10/2009

Feyzullah Birışık ve Japon’una Bir Işık (2)

Bir önceki makalede, Feyzullah ağabey ve Japon’una, bir ışık yakacağımızı söylemiştik. Tabii, ne haddimize! Tesisat zaten hazır durumda, elektrik döşenmiş ve avizeler kurulmuş. Bize düşen ise sadece düğmeye dokunmak.
Feyzullah ağabey habervaktim.com’daki 26.06.2009 tarihli “Şirk hafife alınırsa ne olur’’ başlıklı yazısında, ‘’Bir velinin, insanın kalbinden geçene muttali olabilmesi’’ mevzusunu işliyor. Detayını kaynağında bulabileceğiniz makalesinde, bir tarikatın tanıtım yazısındaki “Hocamız, yanına gelen talebelerinin kalplerinden geçenleri ve soracakları soruları önceden bilirdi.” cümlesini okuyunca taaccüp ederek, yanında bulunan müride “Bu nasıl mümkün olabilir” diye sorar. Müridin, “Sivrisineğe uçma melekesi veren Allah, hocamıza da kalplerden geçeni okuma melekesi vermiş; çok mu?” cevabı ve tanıtım yazısından naklettiği cümle üzerinden yola çıkarak, konuyu ele alır. Hiçbir doğru, onunla amel edenlerden dolayı doğru olmadığı gibi, hiçbir yanlış kendisini tercih edenlerden dolayı yanlış değildir. Şu halde; mevzunun doğruya ya da yanlışa taalluku üzerinde durmak yerine, doğru ya da yanlışın kevnine yönelmek veya işlemekten öte, herhangi bir etkisi olmayan, harici varlıkları mizana koyarak kılıç çekmek, Donkişot’un yel değirmenlerine saldırma tiyatrosunu oynamak gibi bir şey olsa gerek… Zira velinin gayba muttali olabilmesi doğru ise, bu; müridin bunu söylediği ya da inandığı için olmadığı gibi, Feyzullah ağabey yanlış dediği için de değildir.
Bu mevzu; ‘’GAYB’’meselesinden müteferri bir konudur ve doğruluğu ya da yanlışlığı, ancak, kitap, sünnet, sahabe ameli ve ehlisünnet ulemasının mezkûr kaynaklardan çıkarımlarıyla tespit edilebilir.
Maalesef, Feyzullah ağabey konuyu, kitap, sünnet, sahabe ameli ve ehlisünnet ulemasının istidlalleriyle değerlendirmek yerine, mevzu hakkında bilgisi olmayan ya da anlayamamış veya yanlış anlamış yahut anlamış ancak ifade etmeye güç yetiremeyen, avamdan bir takım insanların şahsına indirgeyerek ve kuralsız kaidesiz tekfir ederek değerlendirmiştir. Aynı zamanda, muhatabı putperest müşrikler olan ayetleri, Müslümanlar üzerine yorarak 1350 yıl önceki harici zihniyetini hortlatmıştır; İbn-i Ömer (r.a) haricileri şerirler olarak görür ve onlar için “Müşrikler hakkında nazil olan bir takım ayetleri Müslümanlar üzerine tevil ettiler’ derdi.( Buhari/İstitabe)
Nitekim Feyzullah ağabeyin, “Japon’u nu henüz keşfedemediği bir zaman olmalı ki, iş başa düştü diyerek sarılmış kaleme, bakın neler söylemiş: “Kalpten geçenleri benim şeyhim bilir diyen bir insan, dünyanın en abidi de olsa, dünyadaki tüm mescitleri kendi eliyle inşa etmiş de olsa, dünyadaki bütün Kuranları kendi hayrına da dağıtmış olsa ve savaşta en ön safta savaşıp vücudu paramparça olsa da, o kişi şirkten kurtulamaz. Yani salih amellerin hepsi toz olur uçar. Sağdaki defter bomboş kalır. Soldaki deftere bir şirkin yazılması yeterlidir’’ ve (…) ayetten deliller!’’ Kim Allaha ortak koşarsa, sanki o, gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış yahut rüzgâr onu uzak bir yere sürüklemiş gibidir.’’ (Hac–31) o halde…“Müşrikler ancak pisliktir’’ (Tevbe-28)
Ellerine sağlık Feyzullah ağabey… (!) Böyle bir meseleyi kısa yoldan buraya (bu teknikte bir tekfirle) bağlamak; sanırım ne senden önce kimseye nasip oldu, ne de senden sonra kimseye nasip olur!
Feyzullah ağabeyin dönmediği kitap, sünnet, sahabe ameli ve ehlisünnet ulemasının istidlallerine biz dönelim dilerseniz; bakalım, durum Feyzullah ağabeyin ulaştığı sonucu verir mi?
GAYB
‘’Gayb’’ kelimesi, ‘’Fail’’ ifade eden ve ismin yerine konulmuş ‘’Mastar’’ bir kelimedir. (Begavi) Manası: “İnsana gizli olan her şey gayb tır.’’(Ebu İshak ez- Zeccac) “Her ne kadar bilgisi kalpte hâsıl olsa da, göze gizli olan her şey gaybtır.’’  (İbnu’l A’rabi; Mesaful Ulema s.244)  “Netice olarak; beş duyu, duygu ve hislerle algılanamayan her şey gaybtır.”
Âlimler gaybı, “Mutlak” ve “Mukayyed (izafi)” olmak üzere iki kısımda incelerler. Mutlak gayb: Eşyanın bütün ihatasıyla, gelmiş, geçmiş ve geleceği, olmuş ve olacağı ile tüm cüziyyatının hakiki manalarıyla, ilmi, sadece Allah’ın yanında olan, yani ancak Allaha mahsus olan gaybtır. Bu gaybı Allah’tan başkası bilmez. Bu tür gayba (Allah bildirmeksizin) muttali olmayı iddia etmek (İcmaen) küfürdür. “O öyle Allah tır ki, ondan başka ilah yoktur. Görülmeyeni ve görüleni bilir.” (Haşr, 22) (…) deki; gayb ancak Allah’ındır’’ (Yunus, 20) “Göklerin ve yerin gaybı yalnız Allah’a aittir.” (Hud, 123) “Ne yerde, ne de gökte, zerre ağırlığınca hiçbir şey rabbinden gizli (uzak) değildir. Bundan daha küçüğü ve daha büyüğü yoktur ki apaçık kitapta (Levh-i mahfuzda) bulunmasın’’ (Yunus, 61) “Gaybın anahtarları Allah’ın katındadır, onları O’ndan başkası bilemez” (Enam, 59),  “(…) ben gaybı da bilemem…”(Hud-31)
Ancak Allah, gaybından bazı bilgileri, seçtiği elçilerine (melek ve peygamberlere) bazen vasıta (vahy) ile bazen de vasıtasız olarak bildirir. Bu bildirme ile peygamberlerin gayba muttali olmaları onlar için mucizedir ve yakini ifade eder. “Onun bildirdiklerinin dışında, onun ilmin den hiçbir şeyi bilemezler” (Bakara, 255), “Allah gaybı size bildirecek değildir, fakat Allah elçilerinden dilediğini seçer” (Ali İmran,179), “Gaybı O bilir, gaybına da kimseyi muttali kılmaz. Ancak bildirmeyi dilediği resul bunun dışındadır” (Cin-26,27), “(…) evinizde yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi size haber veririm” (Ali İmran, 49) “Böylece yerlerin ve göklerin melekûtunu İbrahim’e gösterdik” (Enam, 75) Huzeyfe (r.a) şöyle dedi: “(…) Resulullah (s.a.v) kıyamete kadar gelecek her şeyi bize haber verdi…” (Buhari, Kader Hadis No:6604; Müslim, Fiten Hadis No:2891; Ebu Davud, Fiten Hadis No:4235)
Mukayyed (izafi) gayb ise, Allah’ın insanların bir kısmına bildirip, diğer kısmından gizlediği gaybtır. Deney, gözlem ve bilimsel hesaplarla ulaşılan bilgiler ile bir bölgede vuku bulan hadiseden diğer bölge insanlarının haberdar olmaması gibi…
Deney, gözlem ve bilimsel hesaplama olmaksızın, ilham, keşif ve rüya yoluyla gaybtan bazı bilgiler edinmeye gelince, bu konuda Ehlisünnet ile Mutezilenin hilafıyla karşılaşıyoruz. Ehlisünnet;(Allahın muttali kılmasıyla, velinin gayba muttali olması, bir parçası olan) kerametin hak olduğunu savunurken, Mutezile cihetinden inkâr seslerinin yükseldiğini görüyoruz. Mutezile’ye göre, eğer evliyadan olağanüstü halin zuhuru caiz olursa, bunlar mucizeyle karışır. Bu durumda veli ile peygamber birbirinden ayırt edilemez. Ehlisünnet, bu itiraza velinin kerameti peygamberin mucizesidir diyerek cevap verir. (Şerhul Akaid, Allame Taftezani s.98) Ayrıca Ehlisünnet, kerametin ispatı sadedinde başlıca şu delilleri sunar:
*Meryem validemize Cebrail’ın (a.s) gelmesi. (Meryem,19)
*Yine Meryem validemize vakti olmayan meyveler ikram edilmesi. (Ali İmran, 37)
* Ashab-ı Kehf’in 300 yıl uyuması. (Kehf.25)
*Musa’nın (a.s) annesine ilham edilmesi (Kasas, 7)
*Hızır’a (a.s) ledün ilminin verilmesi. Âlimlerin çoğu Hz. Hızır’ın Peygamber olmadığı görüşündedir. (Mealimut-Tenzil, Begavi s.785; El-Futuhatul-İlahiye, El-Cemel c.4 s.439)
*Süleyman’ın (a.s) veziri Asıf tarafından Belkıs’ın tahtının Yemen’den Şam’a bir göz kırpma süresinde getirilmesi. (Neml-40)
Ehlisünnet ile Mutezile arasında ki bu tartışma, Cin suresi 27. ayeti kerimesinin tefsirinde biraz daha yoğunlaşır. Cin suresi 27. ayetinde Allah (c.c) şöyle buyurur: “İlla men irteda min rasulin’’(ancak razı olduğu resul müstesna). Meşhur mutezile âlimlerinden Zemahşeri şöyle der: “Ayetin bu ifadesinde, kerametin bulunmadığına delil vardır. Çünkü kendilerine keramet nispet edilen kimseler, her ne kadar razı olunmuş Evliyaullah iseler de resul değillerdir. Hâlbuki Allah, gayba muttali kılmayı razı olunmuşlar arasında sadece peygamberlerine has kılmıştır. Bu ayette, aynı zamanda kâhinliğin, sihirbazlığın, yıldızlardan ahkâm çıkarmanın asılsız olduğu da söz konusudur. Çünkü bu işlerle uğraşanlar, beğenilip seçilmekten uzak olup, Allah’ın gazabına en fazla uğrayan kimsedir’’ (Zemahşeri, Tefsir-i Cin-27 c.4 s.634,635). Her ne kadar, bazı âlimler Vahidi’nin de Zemahşeri’ye muvafık olduğunu söyleseler de İbnü’l Hatip ve Razi, Vahidi’nin kerameti ve Allahın veli kullarına gelecekte olacak bazı hadiseleri ilham yoluyla haber vermesini mümkün gördüğünü, bununla birlikte Vahidi’nin ayetten tencim ve kehanete nefy delaleti istidlal ettiğini naklederler. (Razi tefsiri c.10 s.635/ El-Lübab İbn-i Adil c.19 s.443)
Mesele Cin suresinin 27. ayetinde yoğunlaşınca, Ehlisünnet âlimlerinin Mutezile’ye cevaplarını araştırmak kaçınılmaz oldu. İmkânlarımın kısıtlı vaktimin dar olması hasebiyle sadece 50 Küsur tefsire müracaat edebildim. Dönebildiğim tefsirleri üç sınıf olarak aktarmak istiyorum.
1- (Cin-27 Tefsiri Sadedinde) Müteferri konulara girmeden, ayetle alakalı (Allah’ın gaybı peygamberine bildirmesi, nüzul sebebi, cin ve şeytanların kulak hırsızlığı, vahye müdahale girişimlerine karşın Resulullah (s.a.v)’ın meleklerle korunması ve bu meleklerin ayetteki Resul kelimesine taallukları… Rivayetleri zikreden tefsirler, İbn-i Kesir, Taberi, İbn-i Atiyye, Begavi vb. Bununla birlikte, mezkûr müfessirlerin keramet ve gayba ittıla konusundaki yaklaşımlarını yine kendi eserlerinden ilerde zikredeceğiz…
2- Keramet bahsine girmeksizin, ayetin tencim ve kehaneti iptal ettiğini belirten tefsirler. Kurtubi, Tevilat, Taberani gibi… Yine bu müfessirlerin, keramet ve gayba ittıla ile alakalı görüşlerini ilerde zikredeceğiz. Bununla birlikte sözünü ettiğimiz âlimler, keramet ve ittıla ile alakalı tek kelime etmemiş olsalar dahi, bu haliyle de Feyzullah ağabey’e reddiye vardır. Zira hiçbir ehlisünnet âlimin şirkle taalluku olan bir meselede susması veya görmezden gelmesi, ilmi adaletine uygun değildir. Nitekim susmamışlar, kehanet ve tencimle alakalı görüşlerini açıklamışlardır. Velilerin, ilham ve keşifle gayba muttali olmaları bu âlimler nazarında itikadi bir problem olsaydı, elbette bunu zikrederlerdi.
3- Ayette keramet ve ittıla için nefiy delaletinin olmadığı, bilakis velilerin (kerametleriyle) gaybtan bazı bilgilere muttali olmalarının mümkün ve caiz olduğunu belirten tefsirler.
Bu bağlamda Alusi (r.a) Ruhu’l Meani tefsirinde “Evliyanın kerametiyle gayba muttali olması sözü ehlisünnetin mezhebidir…’’ dedikten sonra, Allame Taftazani ve Kadı Beydavi’den alıntılar yapar. (Ruh’ul Meani c.19 s.108,109) Kadı Beydavi (r.a) ise tefsirinde şöyle der: “Evliyanın gayba muttali olmaları meleklerle telakki yoluyla olur. Tıpkı ahiret hallerinden Resulullah (s.a.v) vasıtasıyla haberdar olduğumuz gibi.”  (Tefsir’ul Beydavi c.2 s.536)
* “Ehlisünnet mezhebinde (Mutezilenin hilafına) evliyanın kerameti haktır. Allah’ın ilham yoluyla velilerini gayba muttali kılarak gelecekten bilgiler vermesi caizdir.” (Hazin Tefsiri cin-27 c.4 s.353)
* Ehlisünnetin görüşü velilerin kerametini ispattır.’’ (Hatip Eş-Şerbini Tefsiri c.4 s.454)
* “Ayette velilerin kerametine nefiy delaleti yoktur. Fakat peygamberlerin gayba muttali olmaları velilerinkinden daha güçlüdür. Çünkü peygamberler noksanlıktan masumdurlar. Peygamberin ismeti vacip, velininki ise caizdir.” (Haşiyet’us-Savi, Cin–27 c.4 s.275)
* İbn-i Adil El-Hanbelî tefsiri El-Lübab’ta Zemahşeri’nin sözünü zikrettikten sonra, ehlisünnetin kerameti ispat ettiğini beyan ederek İbnül Hatib’in Zemahşeri’ye reddiyesini nakleder.(El-Lübab, Cin -27 c.19 s.443)
* “…yahut şöyle deriz: Onlardan (velilerden) hâsıl olan ilim (yakin) değil, zandır.” (İbn-i Arefe Tefsiri Cin- 27 c.4 s.310)
* “Veli bir şeyden haber verdiği zaman, yakin ifade etmez. Ancak feraseti ve rüyasına binaendir. Velinin kerameti Resulullah’ın (s.a.v) mucizesidir’’ (Nesefi Tefsiri c.4 s.336)
* “Ona (Allah’a ) göre gayb yoktur. Fakat o kendi gaybını -yani bütün varlıklara göre mutlak gayb olan ve el-Bâtın isminin ortaya çıktığı yer olan kendi ilmini- kimseye açmaz. Açık ve kesin şekilde göstererek, kesin bir keşifle gaybını kimseye açmaz. Onun için ne cin ne insan ne de başka bir varlık mutlak gaybı yakinen bilemez. Böyle olması izafi gayba dair bazı bilgiler elde edinilmesine aykırı olmayacağı gibi, ilham, keramet veya gizli bazı sebeplerle mutlak gayba dair birtakım şeyler sezinlenebilmesine de aykırı değildir. Bununla birlikte bunların hiç birisi zan ve kuruntudan arınmış tam bir keşif ortaya çıkarma manasında kesin bir ilim olmaz.’’ (Elmalılı Hamdi Cin-27)
* “Ayette keşifle alakalı olarak velilerin kerametini nefiy delaleti yoktur. Keşif mertebelerinden en yüksek gayenin peygamberle has kılınması gayrileri için diğer (alt) mertebelerin hâsıl olmamasını gerektirmez. (Zaten) Kimse de peygamberlerin sarih vahiyle hâsıl olan keşiflerinin kemaliyatından dolayı (velilerin peygamber) seviyesine ulaşacaklarını söylemez.’’ (Ruhu’l Beyan c.10 s.201/ Ebussuud c.9 s.47,48 / El Fütuhat Cin-27 c.8 s.140)
* Velilerin ilhami ilimleri, nebilerin ilminin kuvvetine erişmez. Ay ışığının güneşin ışığına nispeti gibi, burada açıklamak istemediğim çok sırlar var…’’(Garaibu’l Kuran, En-Nisaburi Cin-27c.6 s.375)
* Fahrurrazi Zemahşeri’nin sözünü naklettikten sonra şöyle devam eder: “Vahidi şöyle der -bu ayette yıldızların hayata, ölüme ve benzeri hadiselere işaret ettiğini iddia edenlerin aleyhine delil bulunduğu gibi böyle kimseler Kur’an’daki hükmü de inkâr etmiş olurlar- Bil ki; Vahidi kerameti ve Allahın velilerine gelecekte olacakları ilham yoluyla haber vermesini mümkün görmüştür. Bana göre ayette bunların dedikleri şeylerin hiçbirisine dair herhangi bir delil yoktur. Ayetteki “gaybıma” kelimesi genellik ifade etmez. Dolayısıyla onun ifade ettiği tek bir şeyle amel etmek kâfidir. Biz de bunu kıyamet vaktine hamlediyoruz. Böylece bu ayette kastedilen, Allahın işte bu gaybı kimseye bildirmeyeceği olmuş olur. Dolayısıyla ayette Allah’ın gayblarından hiçbirisini hiç kimseye bildirmeyeceğine dair bir delalet kalmaz.’’ (Tefsiri Kebir, Cin -27c.10 s.678)
Razi (r.a) kerametle birlikte kâhin ve yıldız bilimcilerin de bazı gaybi bilgilere ulaşabildiklerini örneklerini de vererek kaydeder. Kâhinlerin, çoğu kere yanılmaları isabet ettiklerini boşa çıkarmaz diyerek, bazı müfessirlere nispeten farklı bir duruş sergiler. Tabi buradan Razi’nin kâhinliğe cevaz verdiği manası çıkmaz. Zira Razi, bu yolla bilgiye ulaşılabilmenin mümkün olduğunu ve ayetin bunun aksine bir mana taşımadığını izaha çalışır. Bu; kehanetin meşruluğunu iddia eder manası taşımaz. Zira müfessirlerden birçoğu bu konuda Razi’yi referans göstererek ondan nakil yaparlar.     
NOT: Detaylı bilgiler için bkz. Haşiye’tüş-şihab c.9 s.302, Hatip eş-Şerbini c.4 s.454, Haşiyetu’l Konevî c.19 s.365,366,367, Haşiye’tu ibni temcid c.19 s.365,366,367, Ettefsir’ul Mazhari c.7 s.253,254,255,256,257 Tefsir-u Mevahiburrahman c.7 s.416,417, Tefsir u Mehasinu’tte’vil c.9 s.336,337,338, Tefsir Diyau Ette’vil c.4 s.236
Köşe yazısı sınırlarını zorladığı için birçok tefsirden alıntı yapamadığımı belirterek…
Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah’tandır. (devam edecek)
14.10.2009
Ubeydullah Medenî

10/10/2009

ÖNEMLİYSEN ÖNEMLİDİR HERŞEY…

 Trafik kendini akışına vermişti. Sıcağın bütün vücudumu istila ettiği bir öğle vaktiydi. Rotam hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Sadece motor seslerinin beynimde homurdanışının ve sıcaktan ısınmış kaldırım taşlarının farkındaydım. Birden haleti ruhiyemi garip bir tahayyülün  kuşattığını farkettim. Düşünüyordum farkında olmadan…


 Varlığı anlamanın kendimi anlamaktan geçtiğini zannettim nasıl olduysa! Denemeye çalıştım. Kendime yoğunlaştım önce.Hayatımın her bir birimini teker teker gözden geçirdim.
 

 Hislerim geldiaklıma. Duygularım… Hayallerim… Arzularım… Heveslerim…Amacım… Her biri çok değerli şeylerdi. Gerçekten çok değerliydiler. Dünyanın en duygusal insanı benim zannettim. En güzel hayallerin bende olduğunu düşündüm biran. Evet evet arzularım ve heveslerimde isabetliydi. Amacım; dünyanın damarlarına nizam şırıngalamaya kalkacak kadar uçuktu. Ansızın gözümde büyüdüm. Aslında çokta özel birisi olduğumu fark ettim. Zira her şeyim çok farklıydı.
 

 Sevdiklerimi düşündüm sonra. Annem, babam, eşim, çocuğum, kardeşlerim, akrabalarım, dostlarım, yarenlerim. Benim onları ne kadar çok sevdiğimden ziyade, onların bana verdiği değeri tefekkür etmeyi yeğledim. Anne ve babamın birtanesiydim. Eşim bensiz yaşayamazdı. Çocuğumun mutluluğu, kardeşlerimin dayanağı bendim. Dostlarım ve yarenlerim vefayı sanki benden öğrenmişlerdi. Ben olmasam dostluğun manası yetim, paylaşabilmenin hazzı ecnebi takılacaktı. Bu kadar önemliydim yani. Çok merak ettim; ben olmasam dostlarım ne yaparlardı acaba! İyi ki vardım.
 

 Siyasetin kendisini takip etmeme ihtiyacı olduğunu gördüm. Ben okumasam, ben dinlemesem, ben seyretmesem basının bütün manası iflas ederdi. Ben olmasam güneş doğsa ne olurdu ki! Günlerin dönmesi neyi ifade ederdi... Havaya girdim birden..! Ben olmasam işler yürümez dedim keyiflice.
 

 Önce hafif yakıcı bir rüzgar yaladı suratımı. Ardından az yanık bir fren sesi, sonrasında o kadarda kibar olmayan bir korna sesi… Az kalsın ölecekmişim meğer. Varlığımın varlık için bu kadar elzem olduğunu hayal ettikten sonra ölümün cesaretine şaşırdım doğrusu. Ölümün bile benim için olmasına gururlanmadım da değil hani. Ancak hakkımla ölmek..!
 

 Hayallerimi tokatlayan korna sesi, yönümü değiştirdi. Haksızca öldürüldüğümü düşündüm. Aman Allahım! Trafik hala seyrediyordu. Siyaset dimdik ayakta, gazeteler çıkıyor, televizyonlar yayın yapıyordu. Kimsenin umurunda değildim. Ölümüm kimse için felaket değildi. Bilakis umurlarında değildi. Çok sinirlendim. Benim için her şey olan yaşama hakkımın bu kadar beleşe, ucuz bir kurşunla, haksız yere elimden alınışı, yahut mazlumane bir meful oluşumun kimse için hiçbir şey ifade etmeyişi…
 

 Çıldırdım adeta. Umarsızca eğlenenler, sıcak döşeğinde mışıl mışıl uyuyanlar, bir eli yağda bir eli balda olanlar… Kulakları pamuklu, gözleri siyah gözlüklü olanlar… Ne yani, herkes benimle beraber mi ölmeliydi. Yooo…Ama … Anamın kavrulmuş yüreği, babamın ıslak gözleri, eşimin çığlıkları, çocuğumun mahzun bakışları…
 

 Mümkün değil! Bu kadar basit, bu kadar ucuz, bu kadar manasız olamam ben. Daha beş dakika öncesine kadar dünyanın bel kemiği bendim. O kadar geniş dünyam vardı ki dünya bile onda bir mahalleydi. Çok büyüktüm. Bir alemdim ben.
 

 İrkildim birden. Hızlanmış soluk soluğa kalmışım. Kendimi realiteye sığdıramamış, ancak hayallerle tanıyabilmiştim. Etrafımdaki insanlar çekti dikkatimi. Bangladeşli, Pakistanlı, Filistinli, Iraklı, Afganistanlı… Rasgele bir kıyas yaptım. Bangladeşli ya da Afganistanlı olduğumu varsaydım. Yahut her birisinin iç dünyalarını röntgene aldım. Gördüm ki hepsi benim. Her birinin benim değer verdiğim yaşamım kadar, değer verdikleri yaşamları var. Duyguları, hayalleri, emelleri, hevesleri ve hedefleri var. Yani her birinin varlığı, varlık için elzem. En az benim ki kadar.
 

 Aklıma maide suresi 32. ayeti geldi: ''Bunun içindir ki, İsrailoğullarına, ‘kim bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir. Kimde bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur.’ hükmünü yazdık…''
 

 Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah'tandır.

 

09.10.2009
Ubeydullah Medenî

10/10/2009

Feyzullah Birışık ve Japon’una bir ışık! (1)

 

İslam dünyasının entrikalarla başının döndüğü, her bir gün yeni siyasi travmalar geçirdiğimiz ve yeni olaylar zinciriyle afalladığımız şu günler, gerçekten de bizlere ahir zamanı hissettiriyor artık. “Bu hengâmeden ne sonuç çıkar? Bu fırtına neyi miras bırakır? Toz bulutları dindiğinde Müslümanların başına örülmek istenen çoraplar nerde nasıl karşımıza çıkar?” diye endişeli ve tedirgin beklerken, ’’dam üstünde saksağan vur beline kazmayı’’ cinsinden bir yazı okuduk geçenlerde…

Feyzullah Birışık ağabeyin  habervaktim.com’daki, gaybı bilme, tevessül, istigase, kabir ziyareti ve türbe malzemelerinden müteşekkil önümüze sürdüğü acayip ve bir o kadar da garaip “çorbadan” bahsediyorum! “Şirk hafife alınırsa ne olur ‘’başlıklı yazısıyla serüvene başlayan Feyzullah ağabey, bu yazısında karşılaştığı bir tarikat mensubuyla arasında geçen diyaloğu nakledip, alıyor eline tırpanı ve başlıyor müridin salih amellerini biçmeye…  Aslında müridin şahsında hatırı sayılır bir topluluğa saldırıyor. Ardından,  “Allah neden kendi dışındaki canlı ya da cansız varlıklara yalvarmamızı istemez ‘’ başlıklı yazısında elindeki tırpanı düşürmeden istigase mevzusuna dalıyor.

Daha sonraki yazılarında Feyzullah ağabey, bir Japon turist keşfediyor. Öyle turist deyip geçmeyin! Bu ümmetin âlimlerinin şaşı gördüğünü doğru görebilen bir özelliği var. Bu ne ki; daha ne marifetleri var! Mesela ayet ve hadislerden, alet ilimlerinden bihaber, usul ilminden yoksun olduğu halde bu güne kadar cumhur ulemanın çıkaramadığı hükümleri istidlal edebiliyor.(!) Sanırım Japon teknolojisinin ulaştığı son nokta, Feyzullah ağabeyin bu uzaktan kumandalı Japon turisti olsa gerek. Feyzullah ağabey teknoloji harikası Japon’unun hard diskine ayet ve hadisleri yükleyerek gönderiyor türbelere. Tabii, aceleden olsa gerek, tek bir âlimden nakil yapmak aklına gelmiyor!

Böyle bir zamanda, böyle bir yazıyı, içini sert ithamlarla süsleyerek, bu derece ilmi metottan uzak ele alma başarısını gösterebildiği için kendisini tebrik etmekten kendimi alamıyorum doğrusu.

Eskiden, alıştık artık edasıyla geçiştirdiğim bu yazı dizisi, gün geçtikçe rahatsızlık oluşturmaya başladı bende. Yazan birileri çıkar mı diye bekledim. Muhammed Özkılınç hoca efendinin tatlı hoş üslubuyla cevaplaması, biraz rahatlatsa da, Feyzullah ağabeyin üstünkörü, kendi tarafına yontarak geçtiği konulara bir de ben değinmek istedim.  Aslında böyle bir vakitte daha öncelikli konulara parmak basmak isterdim. Gel gör ki; Feyzullah ağabeyin pervasızca saldırılarına göz yummak bir vebaldir kanaati oluştu. Yani mecburiyetten yazılmış bir yazıdır bu…

Bu kadar ehlisünnet büyüğümün önünde ses yükseltmeyi “ar” bilirim. Bununla birlikte engin anlayış ve hoşgörülerine sığınarak, Feyzullah ağabey ve teknoloji harikası Japon’una bir ışık yakmak istiyorum.

İslam üniversitelerinde “menahic ül-bahs‘’ adıyla geleceğin din adamlarına, mesele ele alma teknikleri öğretilir. Âlimlerin teliflerinde sistemleştirdikleri üslup göz önünde bulundurularak belirli kaideler konur. Mesela:

 * Önce, meselenin adı konulur.

 * Meseleye ait kavramların lugavi ve ıstılahi anlamları izah edilir.

 * Meseleyle alakalı ayet ve hadisler sıralanır.

 * Konunun akidevi ve fıkhi boyutuna ilişkin âlimlerin sözleri zikredilerek hangi âlim hangi delillerden istidlalle, hangi usul çerçevesinde nasıl bir sonuca ulaşmıştır ortaya konur.

  * İhtilaf sebepleri incelenir.

  * Mesele akidevi ise ehli sünnet âlimlerin görüşleri deliller ve istidlal yolları beyan edilerek dikkate alınır ve diğer görüşler ilmi bir üslupla reddedilir

  * Mesele fıkhi ise;  tercih edilen âlimlerin görüşleri tercih sebepleriyle birlikte beyan edilip tercih edilmeyen âlimlerin görüşleri yine ilmi bir üslupla terk sebebi izah edilir; onlara da rahmet okumak ihmal edilmez.

 * Tayin edilen meselenin iskeleti oluşturularak müteallik diğer meselelere nizami girişler yapılır.

 * Elbette mesele, eline fotoğraf makinesiyle tarihi eser peşinde koşuşturan bir Japon turiste havale edilmez. Hele ayet ve hadisler, Efendimizden bize dek tevarüs yoluyla gelmiş ilmin ehli olan âlimlerin anlayışından hali kalınarak hiç anlaşılmaz. Usul ve teknik boyutu göz ardı edilemez. Edilirse muhterem hocamın ifadesiyle ’’züccaciye dükkânındaki fil’’ vakası sergilenir.

Maalesef Feyzullah ağabey, son zikrettiğimiz noktada oyalanmaktan diğer noktalara el atmaya vakit bulamamış, şu çıkarımları da bize lütfetmiştir.

   — Feyzullah ağabey bu yazıyı alelacele yazmış olmalı!

   —Feyzullah ağabey gerekli mercilere yeteri kadar dönüp detaylı araştırma yapmamıştır; yaptıysa da bulduklarının çoğunu gizlemiştir.

   —Feyzullah ağabey, eleştirdiği kesimin kaynak ve kitaplarına dönmemiş, belki de gerek duymamıştır. (Gerçi, yazısında, onların ayet ve hadislere muhalif yaşadıklarını söylediğine göre delillerinden habersizdir!)

   —Feyzullah ağabey, ayet ve hadislerden anladığını zikretmek yerine, Allah ve Resulü adına konuşarak, yüzyıllardır âlimlerin bile cesaret edemediği ‘’Resulullah’ın görüşü budur’’ ağzıyla konuşmuştur. Ayrıca söz konusu tehlikenin de farkında değildir.

   —Feyzullah ağabey, müşrikleri muhatap alan ayetleri Müslümanlara yorarak, harici zihniyetini hortlatmıştır.

   —Feyzullah ağabey, tek bir âlim görüşü zikretmemiş, hatta fotoğrafçı Japon turistin dini onlardan daha iyi anladığını ima ederek, ona tabi olmuştur.

   —Feyzullah ağabey eleştirdiği kesime muhatap kıldığı ayet ve hadisler hakkında yeterli teknik bilgiye sahip değildir, sahipse bile ketmetmiş, gizlemiştir.

Feyzullah ağabeyden gözlemlediklerimiz bundan ibaret değil elbette. Bazılarını ise, yazımız esnasında yeri geldikçe zikredeceğiz inşallah...

Bir sonraki yazımızda ulaşabildiğimiz kaynaklardan konularla alakalı, âlimlerin görüşlerini delilleriyle birlikte Feyzullah ağabeyin sözlerinin yanına koyarak okuyucunun takdir ve tercihine sunacağız inşallah…

Hata ettiklerim nefsimden, İsabet ettiklerim Allah’tandır!

 

Ubeydullah Medenî