Feyzullah Birışık ve Japon’una Bir Işık (3)
05.11.2009
Ubeydullah Medenî
Trafik kendini akışına vermişti. Sıcağın bütün vücudumu istila ettiği bir öğle vaktiydi. Rotam hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Sadece motor seslerinin beynimde homurdanışının ve sıcaktan ısınmış kaldırım taşlarının farkındaydım. Birden haleti ruhiyemi garip bir tahayyülün kuşattığını farkettim. Düşünüyordum farkında olmadan…
Varlığı anlamanın kendimi anlamaktan geçtiğini zannettim nasıl olduysa! Denemeye çalıştım. Kendime yoğunlaştım önce.Hayatımın her bir birimini teker teker gözden geçirdim.
Hislerim geldiaklıma. Duygularım… Hayallerim… Arzularım… Heveslerim…Amacım… Her biri çok değerli şeylerdi. Gerçekten çok değerliydiler. Dünyanın en duygusal insanı benim zannettim. En güzel hayallerin bende olduğunu düşündüm biran. Evet evet arzularım ve heveslerimde isabetliydi. Amacım; dünyanın damarlarına nizam şırıngalamaya kalkacak kadar uçuktu. Ansızın gözümde büyüdüm. Aslında çokta özel birisi olduğumu fark ettim. Zira her şeyim çok farklıydı.
Sevdiklerimi düşündüm sonra. Annem, babam, eşim, çocuğum, kardeşlerim, akrabalarım, dostlarım, yarenlerim. Benim onları ne kadar çok sevdiğimden ziyade, onların bana verdiği değeri tefekkür etmeyi yeğledim. Anne ve babamın birtanesiydim. Eşim bensiz yaşayamazdı. Çocuğumun mutluluğu, kardeşlerimin dayanağı bendim. Dostlarım ve yarenlerim vefayı sanki benden öğrenmişlerdi. Ben olmasam dostluğun manası yetim, paylaşabilmenin hazzı ecnebi takılacaktı. Bu kadar önemliydim yani. Çok merak ettim; ben olmasam dostlarım ne yaparlardı acaba! İyi ki vardım.
Siyasetin kendisini takip etmeme ihtiyacı olduğunu gördüm. Ben okumasam, ben dinlemesem, ben seyretmesem basının bütün manası iflas ederdi. Ben olmasam güneş doğsa ne olurdu ki! Günlerin dönmesi neyi ifade ederdi... Havaya girdim birden..! Ben olmasam işler yürümez dedim keyiflice.
Önce hafif yakıcı bir rüzgar yaladı suratımı. Ardından az yanık bir fren sesi, sonrasında o kadarda kibar olmayan bir korna sesi… Az kalsın ölecekmişim meğer. Varlığımın varlık için bu kadar elzem olduğunu hayal ettikten sonra ölümün cesaretine şaşırdım doğrusu. Ölümün bile benim için olmasına gururlanmadım da değil hani. Ancak hakkımla ölmek..!
Hayallerimi tokatlayan korna sesi, yönümü değiştirdi. Haksızca öldürüldüğümü düşündüm. Aman Allahım! Trafik hala seyrediyordu. Siyaset dimdik ayakta, gazeteler çıkıyor, televizyonlar yayın yapıyordu. Kimsenin umurunda değildim. Ölümüm kimse için felaket değildi. Bilakis umurlarında değildi. Çok sinirlendim. Benim için her şey olan yaşama hakkımın bu kadar beleşe, ucuz bir kurşunla, haksız yere elimden alınışı, yahut mazlumane bir meful oluşumun kimse için hiçbir şey ifade etmeyişi…
Çıldırdım adeta. Umarsızca eğlenenler, sıcak döşeğinde mışıl mışıl uyuyanlar, bir eli yağda bir eli balda olanlar… Kulakları pamuklu, gözleri siyah gözlüklü olanlar… Ne yani, herkes benimle beraber mi ölmeliydi. Yooo…Ama … Anamın kavrulmuş yüreği, babamın ıslak gözleri, eşimin çığlıkları, çocuğumun mahzun bakışları…
Mümkün değil! Bu kadar basit, bu kadar ucuz, bu kadar manasız olamam ben. Daha beş dakika öncesine kadar dünyanın bel kemiği bendim. O kadar geniş dünyam vardı ki dünya bile onda bir mahalleydi. Çok büyüktüm. Bir alemdim ben.
İrkildim birden. Hızlanmış soluk soluğa kalmışım. Kendimi realiteye sığdıramamış, ancak hayallerle tanıyabilmiştim. Etrafımdaki insanlar çekti dikkatimi. Bangladeşli, Pakistanlı, Filistinli, Iraklı, Afganistanlı… Rasgele bir kıyas yaptım. Bangladeşli ya da Afganistanlı olduğumu varsaydım. Yahut her birisinin iç dünyalarını röntgene aldım. Gördüm ki hepsi benim. Her birinin benim değer verdiğim yaşamım kadar, değer verdikleri yaşamları var. Duyguları, hayalleri, emelleri, hevesleri ve hedefleri var. Yani her birinin varlığı, varlık için elzem. En az benim ki kadar.
Aklıma maide suresi 32. ayeti geldi: ''Bunun içindir ki, İsrailoğullarına, ‘kim bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibidir. Kimde bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur.’ hükmünü yazdık…''
Tüm hata ettiklerim nefsimden, isabet ettiklerim Allah'tandır.
09.10.2009
Ubeydullah Medenî
İslam dünyasının entrikalarla başının döndüğü, her bir gün yeni siyasi travmalar geçirdiğimiz ve yeni olaylar zinciriyle afalladığımız şu günler, gerçekten de bizlere ahir zamanı hissettiriyor artık. “Bu hengâmeden ne sonuç çıkar? Bu fırtına neyi miras bırakır? Toz bulutları dindiğinde Müslümanların başına örülmek istenen çoraplar nerde nasıl karşımıza çıkar?” diye endişeli ve tedirgin beklerken, ’’dam üstünde saksağan vur beline kazmayı’’ cinsinden bir yazı okuduk geçenlerde…
Feyzullah Birışık ağabeyin habervaktim.com’daki, gaybı bilme, tevessül, istigase, kabir ziyareti ve türbe malzemelerinden müteşekkil önümüze sürdüğü acayip ve bir o kadar da garaip “çorbadan” bahsediyorum! “Şirk hafife alınırsa ne olur ‘’başlıklı yazısıyla serüvene başlayan Feyzullah ağabey, bu yazısında karşılaştığı bir tarikat mensubuyla arasında geçen diyaloğu nakledip, alıyor eline tırpanı ve başlıyor müridin salih amellerini biçmeye… Aslında müridin şahsında hatırı sayılır bir topluluğa saldırıyor. Ardından, “Allah neden kendi dışındaki canlı ya da cansız varlıklara yalvarmamızı istemez ‘’ başlıklı yazısında elindeki tırpanı düşürmeden istigase mevzusuna dalıyor.
Daha sonraki yazılarında Feyzullah ağabey, bir Japon turist keşfediyor. Öyle turist deyip geçmeyin! Bu ümmetin âlimlerinin şaşı gördüğünü doğru görebilen bir özelliği var. Bu ne ki; daha ne marifetleri var! Mesela ayet ve hadislerden, alet ilimlerinden bihaber, usul ilminden yoksun olduğu halde bu güne kadar cumhur ulemanın çıkaramadığı hükümleri istidlal edebiliyor.(!) Sanırım Japon teknolojisinin ulaştığı son nokta, Feyzullah ağabeyin bu uzaktan kumandalı Japon turisti olsa gerek. Feyzullah ağabey teknoloji harikası Japon’unun hard diskine ayet ve hadisleri yükleyerek gönderiyor türbelere. Tabii, aceleden olsa gerek, tek bir âlimden nakil yapmak aklına gelmiyor!
Böyle bir zamanda, böyle bir yazıyı, içini sert ithamlarla süsleyerek, bu derece ilmi metottan uzak ele alma başarısını gösterebildiği için kendisini tebrik etmekten kendimi alamıyorum doğrusu.
Eskiden, alıştık artık edasıyla geçiştirdiğim bu yazı dizisi, gün geçtikçe rahatsızlık oluşturmaya başladı bende. Yazan birileri çıkar mı diye bekledim. Muhammed Özkılınç hoca efendinin tatlı hoş üslubuyla cevaplaması, biraz rahatlatsa da, Feyzullah ağabeyin üstünkörü, kendi tarafına yontarak geçtiği konulara bir de ben değinmek istedim. Aslında böyle bir vakitte daha öncelikli konulara parmak basmak isterdim. Gel gör ki; Feyzullah ağabeyin pervasızca saldırılarına göz yummak bir vebaldir kanaati oluştu. Yani mecburiyetten yazılmış bir yazıdır bu…
Bu kadar ehlisünnet büyüğümün önünde ses yükseltmeyi “ar” bilirim. Bununla birlikte engin anlayış ve hoşgörülerine sığınarak, Feyzullah ağabey ve teknoloji harikası Japon’una bir ışık yakmak istiyorum.
İslam üniversitelerinde “menahic ül-bahs‘’ adıyla geleceğin din adamlarına, mesele ele alma teknikleri öğretilir. Âlimlerin teliflerinde sistemleştirdikleri üslup göz önünde bulundurularak belirli kaideler konur. Mesela:
* Önce, meselenin adı konulur.
* Meseleye ait kavramların lugavi ve ıstılahi anlamları izah edilir.
* Meseleyle alakalı ayet ve hadisler sıralanır.
* Konunun akidevi ve fıkhi boyutuna ilişkin âlimlerin sözleri zikredilerek hangi âlim hangi delillerden istidlalle, hangi usul çerçevesinde nasıl bir sonuca ulaşmıştır ortaya konur.
* İhtilaf sebepleri incelenir.
* Mesele akidevi ise ehli sünnet âlimlerin görüşleri deliller ve istidlal yolları beyan edilerek dikkate alınır ve diğer görüşler ilmi bir üslupla reddedilir
* Mesele fıkhi ise; tercih edilen âlimlerin görüşleri tercih sebepleriyle birlikte beyan edilip tercih edilmeyen âlimlerin görüşleri yine ilmi bir üslupla terk sebebi izah edilir; onlara da rahmet okumak ihmal edilmez.
* Tayin edilen meselenin iskeleti oluşturularak müteallik diğer meselelere nizami girişler yapılır.
* Elbette mesele, eline fotoğraf makinesiyle tarihi eser peşinde koşuşturan bir Japon turiste havale edilmez. Hele ayet ve hadisler, Efendimizden bize dek tevarüs yoluyla gelmiş ilmin ehli olan âlimlerin anlayışından hali kalınarak hiç anlaşılmaz. Usul ve teknik boyutu göz ardı edilemez. Edilirse muhterem hocamın ifadesiyle ’’züccaciye dükkânındaki fil’’ vakası sergilenir.
Maalesef Feyzullah ağabey, son zikrettiğimiz noktada oyalanmaktan diğer noktalara el atmaya vakit bulamamış, şu çıkarımları da bize lütfetmiştir.
— Feyzullah ağabey bu yazıyı alelacele yazmış olmalı!
—Feyzullah ağabey gerekli mercilere yeteri kadar dönüp detaylı araştırma yapmamıştır; yaptıysa da bulduklarının çoğunu gizlemiştir.
—Feyzullah ağabey, eleştirdiği kesimin kaynak ve kitaplarına dönmemiş, belki de gerek duymamıştır. (Gerçi, yazısında, onların ayet ve hadislere muhalif yaşadıklarını söylediğine göre delillerinden habersizdir!)
—Feyzullah ağabey, ayet ve hadislerden anladığını zikretmek yerine, Allah ve Resulü adına konuşarak, yüzyıllardır âlimlerin bile cesaret edemediği ‘’Resulullah’ın görüşü budur’’ ağzıyla konuşmuştur. Ayrıca söz konusu tehlikenin de farkında değildir.
—Feyzullah ağabey, müşrikleri muhatap alan ayetleri Müslümanlara yorarak, harici zihniyetini hortlatmıştır.
—Feyzullah ağabey, tek bir âlim görüşü zikretmemiş, hatta fotoğrafçı Japon turistin dini onlardan daha iyi anladığını ima ederek, ona tabi olmuştur.
—Feyzullah ağabey eleştirdiği kesime muhatap kıldığı ayet ve hadisler hakkında yeterli teknik bilgiye sahip değildir, sahipse bile ketmetmiş, gizlemiştir.
Feyzullah ağabeyden gözlemlediklerimiz bundan ibaret değil elbette. Bazılarını ise, yazımız esnasında yeri geldikçe zikredeceğiz inşallah...
Bir sonraki yazımızda ulaşabildiğimiz kaynaklardan konularla alakalı, âlimlerin görüşlerini delilleriyle birlikte Feyzullah ağabeyin sözlerinin yanına koyarak okuyucunun takdir ve tercihine sunacağız inşallah…
Hata ettiklerim nefsimden, İsabet ettiklerim Allah’tandır!
Ubeydullah Medenî